ECE SULTAN

Varlığıyla Ruhları Şenlendiren Dünyalar Güzeli Ece Sultanın Hastalığı Beyanıdır. Sultanımız ateşler içinde yanmaktaydı. Ara sıra gözlerini açıyor kapatıyor “Mum… Mum..” diye sayıklıyordu. Annesi odaya girdiğinde odanın ve sultanımızın cayır cayır yandığını görüp ece sultanın alnına dudaklarını götürmesiyle iğne batırılmış gibi odadan fırlaması bir oldu.”sultan hasta “ dedi çığlık atarak. Ayrı yönlerden ambulanslar kapıya gelmeğe başladığında mahallede topluiğne atsan yere düşmeyecek bir kalabalık birikmişti. Bir köşede yaşlılıktan ve zayıflıktan beli kamburlaşmış bir ihtiyar ağıt yakar gibi “mi malé dünyaye fedaye, mıcane tûne can sultané”(dünya malım sana feda, canım sana candır sultanım) diye mırıldanarak sallanıyordu. Hastahanenin önü daha da kalabalıktı. Onun hastalığını duyan bütün Diyarbakır ahalisi koşmuş iki kere yüzbin insan birikmişti. Kiminin yüzü kaygıdan kireç gibi beyaza kesilmiş, kimininki ağlamaktan kızıl kale taşına dönmüştü. Nice bin genç ellerinde “ayağın tozu olam sultanım” türlü yazılı pankartlarla ambulansa yol açtılar. Sedye içeri taşınırken bütün kadınlar feryad-ı figan etmeye başlayıp ağlaştılar. Bu kutlu sedyeyi gencecik doktorlar taşımakta sankim mücevher taşır gibi dikkat etmekteydiler. Kutlu sedye içeri girerken bizim güzel Ece sultanımız hafifçe elini kaldırınca Sultanımız Ecemiz iyileşecek diye nice bin insan birbirlerine sarılıp ağlaştılar ve mutlandılar.
Sultanımız Ece’nin Yattığı Diyarbakır Devlet Hastanesinin Ahvalinin Beyanıdır. Bu hastane bir büyük hastahane olup 600 yatağının cümle yatakları neredeyse her daim doludur. Sair zamanlarda hastaların ve yakınlarının feryatlarından geçilmez olup ayrıca muayene olmağa gelenlerin kalabalığı ve tartışmaları da eklenince öyle bir hal alır ki sanırsın Berlin Flarmoni Orkestrasında herkes kendi başına prova yapıyor. Yani o kadar gürültülüdür. Hele kış aylarında Diyarbakırın pis çamurunun kokusu da buraya taşınınca bir şifahane değil bir derdhane olup hastalık dağıtır hale gelirdi vesselam. Lakin sultanımız buraya girince bütün hastalar acılarını içlerine bastırıp sustular. Hasta yakınları da onlara uyup birbirlerine sus işareti yapıp sustular. Hemşireler bile gürültü olmasın diye ayaklarından terlikleri çıkarıp yalınayak dolaşmağa başladılar. İşi olmayanlar Sultanımız Ecemiz rahatsız olmasın diye hemen arka kapıdan dışarı çıktılar. Hindistan treni gibi olan hastane sanki Huston Hospitale döndü. Böylece sultanımızın Ece’mizin bakımı ve sağlığına kavuşması kolaylaşmış oldu. İlk müdahaleden sonra iki saat içinde Türkiye’nin Ankara’sından ve İstanbul’undan bir nice profesör geldi. İkindi olduğunda hastane dünyanın her yakasından profesör doktor kaynıyordu. O profesörler ki değil hastayı iyileştirmek İsa Nebi gibi ölüyü bile diriltirlerdi. Sultana Ab-ı hayat suyu gibi serumlar, bedene can verir haplar ve gözlere fer verir şuruplar içirdiler. Bakımını yapa yapa bekleşmeye başladılar.
Dünyalar Güzeli Ece Sultanımızın Hastalığında Dünyanın Geri Kalanının Ahvalinin Beyanıdır. Kötü haber tez duyulur derler.birkaç saat içinde bütün dünya televizyon ve radyoları yayınlarını kesip bu haberi verdiler ve klasik müzik yayınına geçtiler. Akşamüzeri BM, AB ve Afrika Halkları Birliği olağanüstü toplanıp sultanımızın hastalığında yapılacakları konuştu. Papa 16. Benediktus adındaki hıristiyanların başı olan kefere Roma Konsülünü toplantıya çağırdı ki bu konsül en son 150 yıl önce toplanmış bir daha da toplanmamıştı. İslam Konferansı bir araya gelip başlarında El-Ezher Şeyhi olduğu halde saatlerce dua ettiler. Kabe’de hacılar hemen kara donlu beytullahın donuna sarılıp gözyaşı dökerek sırılsıklam ettiler. Londra’da Trafalgar meydanında bütün İngiliz sanatçılarının katıldığı “Pray for Sultan” (Sultana dua) konseri sabaha kadar sürdü. Özellikle Sting adlı sanatçının yanık ilahileri tüm Londralıları ağlattı. Benzer konserler dünyanın bütün öteki büyük şehirlerinde de yapıldı. 1789 ‘dan beri cumhuriyetle yönetilen Fransa parlementosu toplanıp oybirliğiyle krallığa geçtiler ve sultanımızı Kraliçeleri olarak seçtiler. Meğer sultanımız Mehmed Han’ın kardeşi Cem Sultan’ın soyundan geldiğinden Bu Cem Sultan’ın annesi de(Prenses Sofia) Fransız Kralının kızı olduğundan tahtın varisiymiş. Öğleden sonra Iraktaki direnişçiler Ece Sultan iyileşene kadar işgalcilere saldırmayacaklarını ilan ettiler. Ardından Amerika Iraktaki operasyonları, İsrail Filistin ve Lübnan operasyonlarını askıya aldıklarını açıkladılar. Birkaç saat içinde bütün dünyada silahlar sustu. Nükleer denemeler kayıtsız şartsız iptal edildi. Böylece bir taraftan üzülürken Sultanımızın hastalığı dahi nice iyiliklere sebeb oldu diye düşündü herkes. Bütün bu tedbirlere rağmen Ece Sultan’ın hastalığı başlangıçta yeterince ciddiye alınmamıştı. Basit bir soğuk algınlığı, Sultanımızı zayıf düşüren geçici bir illet sanıldı.
Güzellik Denizinin En Güzel Perisi Ece Sultanın Hastalığının Günlerce Sürmesi Ve Doktorların Çare Bulamamasının Beyanıdır. Gün ve gece boyunca ece Sultan’ın bütün laboratuar tetkikleri yapıldı. Yetmedi Fransa’nın Paris’inden ve Amerikanın Nevyork’undan uçaklar dolusu birçok laboratuar malzemesi getirilip onlarda kuruldu ve çalıştırıldı. Hastanenin bütün odalarında bütün doktorlar bölük bölük birikip sabaha kadar konsultasyonlar yaptılar. Ne çare ki Sultanın hastalığından bir şey anlamadılar. Ve teşhis dahi koyamadılar. Bu nasıl hastalık ki biz çare bulamadık, teşhis dahi koyamadık deyip yemeden içmeden kesildiler. Linkoln adlı bir doktor –ki bu eski Amerikan Prezidendi Linkoln’un amcasının torunudur- “biz çare bulamadık tahlil sonuçlarını internete verelim belki bir bilge kişi çıkar da çare bulur gönlümüze huzur doldurur “ deyince hemen bütün sonuçlar nete verildi. Zaten Ece Sultanın hastalığıyla birlikte bütün fısk-u fücur siteleri –ki her daim canlı açık saçık kadınları gösterip oynatırlardı- yayınlarını kesmişlerdi. İşte bu siteler dahi Ece Sultanın hastalığının seyrini duyurmağa başladılar. Çet odalarında bu hastalıktan başka bir şey konuşulmaz oldu. Böylece herkes çare arıyordu. Ertesi gün güneş kürt gibi sinirli doğdu. Sultanımız iyileşmemişti. Hastalığı adım adım ilerliyor Karpaz eşeği gibi geri gitmiyordu. Diyarbakır dünyanın heryerinden gelen insanlarla kaynıyor uçaklar dolu gelip boş dönüyordu. Belediye heryere iftar çadırı gibi çadırlar kurup kumanyalar dağıttı. Gelen yardımlarla şehirdeki bütün sokaklar asfaltlandı kaldırımlar yapıldı. Herkes gönüllü olup bütün Diyarbakır eve gitmeden pazuya kuvvet çalışıyordu. İşlerini yaparken de hastaneden gelecek iyi haberi bekliyordu. Arka arkaya bütün devletler yardım ödeneği çıkardılar. Diyarbakır belediye kasası öyle bir doldu ki sanırsın belediye bütçesi değil Amerikan hazinesi oldu. Tonga krallığından dahi yardım geldi. Bu ülkenin Topua adlı kralı ülkenin tek uçağına maiyetiyle birlikte binmiş, hazinesindeki bütün paraları çuvallara doldurup getirmiş idi. Bu ülke büyük okyanusta bir adada olup 100 bin nüfuslu bir küçük ülkedir ki geçimliklerini muzdan sağlarlar. O günde akşam oldu. Doğduğu gibi sinirli battı güneş. Sultan iyileşmemiş bu bilgili profesörler çaresiz kalmış utançtan yüzleri karakum çölüne dönmüştü. Ertesi gün Cuma bir kutlu gün idi. Herkes bir umutta bu kutlu güne bağlamış idi. Cuma yaklaştığında bütün Diyarbakır sokakları temizlenip yıkanmış yere seccadeler serilmiş idi. Bütün dünyadan gelen devlet başkanları, hahamlar, papazlar belki bir faydası olur diye Ulucamide Müslümanlarla bile saf tutmuşlardı. Ezanı bir kutlu müezzin okudu. Arkasından hutbeye cumhurreisi çıkıp sultanımıza dualar etti herkes amin dedi. Müezzinliği de corc buş isimli Amerikanın prezidenti yaptı ki Bilal-i Habeşi Efendimizden beri böyle kamet edilmemiştir. O davudi sesiyle ezana başlayınca yeryerinden oynadı. Meğer bu kafir güçlü olmak için gizli gizli Müslüman duaları ezberlermiş. Cuma namazından sonra varlığımızı borçlu olduğumuz güzel sultanımız Ece için dualar edildi oluk oluk gözyaşı aktı. Müminlerin duaları arş-ı ala’ya kadar gitti lakin kapısından içeri giremeyip geri döndü. Hasılı dünyanın sultanı iyileşemedi. Böylece kiliselerde, camilerde, havralarda hatta budha manastırlarında dualar okundu göklere yalvarıldı. Günler günleri izledi gece güne gün geceye nelik sen bizim sultanımızın iyileşmesi için bir şey yapmazsın diyerek kızdı. On beş gün geçti.
Bir Rahibin Sultanımız Ruhumuz Ece İçin Yaptıklarının Beyanıdır. Sultanımız hasta olup yataklara düştüğünde Kıbrıs’ta yaşar, fakirlik yemini etmiş bir rahip yaşardı ki bu rahip çok zengin olan babasından kalan her şeyi fakir fukara zelil zülelaya dağıtmış idi. Bu rahibin adı David olup ismi Davut Nebi efendimizden gelmiştir. Meğer bu rahip sultanımız en kıymetlimiz ece’nin hastalığını duyunca nissan marka arabasına atlayıp şimdi Barış Burnu diye bilinen Kıbrıs adasının Diyarbakır’a en yakın yerine gelmiş. Burada kurulu bulunan Apostolos Andreas manastırına hürmetle girmiş. Bu manastırı en evvela hastalıkları ve iyileşmesiyle meşhur Eyüp peygamberin yaptırdığı ve orada yattığı söylenir. Bu David manastıra girer girmez bir mum yakıp Meryem Anamızın haşa heykeli önüne koymuşmuş. Üç gün üç gece depreşmeden mavi gözleriyle bu muma bakmış mum da Allah’ın hikmetiyle sönmemiş. Üçüncü günün sonunda sağ elini mumun alevine tutmuş David’in gözlerinin feriyle mum iyice harlanmış cehennem alevi gibi olmuş. Bu halde de on gün kalmış ve dua okumuş. Görenler mumun ateşiyle elinin kömür içindeki örs demiri gibi kızardığını hala anlatırlar. On günün sonunda ayağa kalkmış boynundaki papaz fularını Meryem Anamız heykeline örtüp o saat secdeye kapanıp ağlamağa başlamış. İki gün bu şekilde durmadan ağlamış ki onunla birlikte göklerdeki cümle meleklerde ağlarmış. İkinci günün sonunda sabah tan yeri ağarırken kalbine Allah’tan bir inayet bir söz gelmiş O zaman bu david denilen kafir ayağa kalkmış kara rahip elbisesinin boğazından tuttuğu gibi göbeğine kadar yırtmış. Kelime-i şahadet getirip bir güzel Müslüman olmuş. O anda gökler yarılıp bütün nurlar bu Apostoles Andreas manastırına dolmuş. Nurlar artık Davut ismini alan bu eski papazın yanağına çarpıp iki damla gözyaşını alınca iki kat artarak oradan da Diyarbakır’a hastanenin üstüne gelmişler ve Sultanımız ece’nin etrafında bir hale olup onun bedenine girip can vermişler. Sadece can vermemişler aynı zamanda güzelliğine güzellik katıp yeryüzündeki ve gök yüzündeki bütün güzellikleri de onun güzelliğine eklemişler.
Yüce Sultanımız Güzel Kokusuyla Dünyayı Mutluluğa Boğan Güzeller Güzeli Ecem Sultanın İyileşmesinin Beyanıdır.
Sultan iyileşti gönülde dert hanede gam kalmadı. Sultan iyileşti sabah rüzgarı esti acıdan eser kalmadı. Ece iyileşti bütün mevsimler gitti bir bahar kaldı Ece iyileşti gönüller dolusu yar kaldı gül kaldı aşk kaldı.
Hemen o zaman önce çobanlar arkasından bütün Diyarbakır bişey olduğunu, sultandan iyi müjde geldiğini anladı. Kuşlar cıvıldadı kucaktaki bebeler annelerini emmek için göğüslere sarıldı. Şehri bir ilahi ışık kapladı.herkes birbirine sarılıp sevinçlerden ağladı. Ece Sultanın iyileştiği haberiyle bayramlar başladı. Sokaklarda değişik milletlerden insanlar kucaklaşıp öpüşüyorlardı. Saat 11’e doğru Sultanımız gönüller yakan Ecemizin pencereye çıkacağı duyuldu. Herkes hastanenin önüne geldi. Nefesler tutulup kalplerin gümbürtüsünden başka bir şey işitilmez olmuştu ki güzeller güzeli sultanımız pencerede görünüverdi. Gülümseyişiyle birlikte o saniye nefeslerini tutup bekleşen nice bin delikanlı o gamzeleri görünce oracıkta düşüp bayılıverdi. Birden bütün kadınlar zılgıt çekmeye durdular. Yer gök inliyordu. Erkekler “Sultanımız Ece” diye tempo tutuyorlardı. Uzun uzun gülümsedi. Sonra o kutlu elini salladı ve bir kıyamet daha koptu. Çığlıklar yükseldi göklere. Bir kutlu gün oldu.
O naif eller görülmeye değerdi. O gamzeler ölünmeye değerdi.
mehmet tutar (nicossia 04.11.2006) “ her hakkı Ece’ye mahfuzdur. İzin alarak veya almadan yayınlanamaz”

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar